PARALEL EVRENLER

Einstein’dan günümüze tüm bilimadamları ulaştığı nefes kesici teori ve olağandışı bir sonuca vardılar: Yaşadığımız evrenin ilk ve tek evren olmadığı! 100 yıldan fazla bir zamandır bilim çevrelerinin aklından çıkmayan bir sırrın açığa çıkması ile uğraşmaktadır. Belki de gizemli, saklı evrenler mevcuttur! 1920lerden beri çalışan fizikçiler, ilginç bir noktaya ulaştılar: Onlar atom parçacıklarının mesela elektronların kesin yerini belirlerken, onların kesin ve tek bir lokasyona sahip olmadıkları! Parçacıklar sadece bizim evrende değil, başka evrenlerde de olabilecekleri… Sonsuz sayıda paralel evrenler mevcut ve hepsi birbirinden değişik. Mesela bir evrende Napolyon Waterloo savaşını kazanırken, İngiliz kolonisi Amerikan İmparatorluğunu kurmamış, siz doğmamış olabilirsiniz! Aslında bir evrende olanın diğer bir evrende alternatifi olabilir. Mesela, Al Gore başkan, Elvis hala hayatta! Zamanla paralel evrenler, Elvis’in hala hayatta olmasından daha garip bir hal alabilirler.

Eski bir değiş vardır; “Ne dileğine dikkat et, dileğin gerçekleşebilir!”
Biz zamanın başından beri evrenin simetrik, saf, güzel ve yalın olduğuna inanırız. Hatırlıyorum da 8 yaşımdayken, ilkokul öğretmenim çok ünlü bir bilimadamının öldüğü haberini vermişti. Ölümünün ardında henüz tamamlanmamış çalışma kağıdı bırakmıştı. Bu kağıtlarda ne olduğunu çok öğrenmek istemiştim. Yıllar sonra bu teorinin ne olduğunu öğrendim “Herşeyin Teorisi” (Theory of Everything) ve ben bunun bir parçası olmak istedim. Son zamanlara kadar bu teori iyi niyetli bir dilekten öteye geçemedi.. 1980’lerden itibaren tüm dünyadaki çeşitli üniversitelerde bu konu üzerinde çalışmalar gerçekleşmektedir. En sonunda evrendeki herşeyin bir açıklaması olabilecektir. İngiltere’nin ünlü fizikçisi Stephen Hawking, “çok yakında Tanrı’nın kafasından geçen herşey okunacaktır” demiştir. Bir fikir, diğerlerinden çok daha fazla devrimcidir. O da “herşeyin teorisi”. Fiziğin başlangıç tarihinden beri maddenin parçacıklardan meydana geldiği düşünülmekteydi, ama artık biz bu düşünceyi değiştirdik.

Madde, küçük sicimlerden/tellerden (strings) oluşmaktadır. Bu teori “string (sicim/tel) teorisi” diye adlandırıldı. Bu sicimler tıpkı bir keman teli ya da gitar teli gibi belli bir şekilde çekersen belli bir frekans yaratırsın, daha başka bir şeklide de başka frekanslar, başka notalar… Varlık, bu süper sicimler/tellerin oluşturduğu küçük notalardan meydana gelmiştir ve fark ediyoruz ki; evren bir senfoni ve evrenin tüm fizik kanununları da bu süper stringlerin yani sicimlerin/tellerin bir uyumudur. Bu sicim teorisi, o kadar basit ve açık nettir ki, varlığı açıklamada neden kullanılmasın diye düşünmeden edilemedi. Ancak, bu teori Einstein’in yarım bıraktığı “herşeyin teorisi”ni açıklayacaksa bir denemden daha geçmek durumundaydı; özel bir olayı “Evrenin oluşumu” nu… Bu konu, büyük yıldızları, galaksileri üzerinde çalışan kozmologların araştırma konusu olmuştur. Dünyamızın “büyük patlama” (big bang) ile oluştuğunu düşünen kozmologlar, bu fikri daha ileri noktalara götürdüler. Onlar, zamanda geriye gittiler. Öyleki adım adım big bang anına kadar vardılar. İlk yıldız ve galaksilerin oluşumu geriye doğru baktığımızda evrenin 1 milyar yıllık olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, ilk atomun oluşumundan bu yana baktığımızda evren birkaç yüzbin yıl yaşındadır. Eğer hücre çekirdeği (nuclei) oluşumu açısından bakarsak da birkaç saniye. Fizik artık bu garip gözüken olayları konuşmaya hazır; saniyenin kesirleri-en küçük parçaları-, saniyenin milyarlarca milyarı, 10- 35 saniyeler… Eğer evrenle ilgili herşey açıklanacaksa, büyük patlama ve sicim teorisi mükemmel bir şekilde birbirini tamamlamaktadır. Bir tanesi evrenin doğumunu, oluşumunu anlatırken, diğeri tüm bu oluşumun elementlerini kapsamaktadır.

Evet, fizik bu noktada zafere çok yaklaşmıştır… Ancak kötü giden bir şey oldu! Bu iki teori bir şekilde birlikte ortaya çıkamadı. 10 yıl çabadan sonra daha da kötü bir şey oldu! Bu iki teori şimdi kendi kendini yok etme durumuna düşmüşlerdi. İlk problem, big bang yani büyük patlama ile ortaya çıktı. Kozmologlar, zamanda büyük patlamaya kadar gittiklerinde evrende boşluklar olmayacağını düşündüler. Uzun çalışmalar sonunda yok olmayan sadece bir tane boşluk olduğunu farkettiler! Aslında büyük patlama teorisi diye konuşuyoruz ama aslında bu teori hiç bir şey söylememektedir; “ne büyük patlaması”, “neden büyük patlama”, “ne sebep verdi bu patlamaya” diye sorular gelmekte insanın aklına. Hatta bu büyük patlama ardından ne gibi durumlar söz konusu olduğunu bile anlamamıza pek imkân vermeyen bir teori…

Kozmolojinin başlıca problemi, fizik kanunlarının büyük patlama ile çözülmesi. Bazı insanlar fizik kurallarının bozulmasında ne gibi bir sorun olabileceğini söyleyebilirler. Ama bir fizikçiye göre önceden belirlenen bu kuralların zamanla çürütülmesi tam bir felakettir. Bütün hayatımız boyunca biz fizikçiler hayatımızı bir fikire adamışızdır; tüm bu evren kanun ve kurallara göre işlemektedir, bu kanunlar mamatematikseldir yani matematik dilinde yazılabilirler. İşte elimizde olan ana-merkez kısmı olan evrenin kendisi ki bu kanunlarla açıklanan kısım ama diğer geri kalan kısım ise fizik kanunlarının ötesinde…

Büyük patlamaya tekrar geri gidersek, kozmoloji için gizemini koruyan bir kavram var; o da “TEKLİK”! (singularity). Einstein’ın “izafiyet teorisi”ni ele alarak başlangıç noktasına geri gidersek, keşfedeceğimiz şey “TEKLİK”, “KOZMİK TEKLİK”. İşte bu noktada denklemler anlamını yitiriyor!

Büyük patlama ile ilgili problem, stringler yani sicim teorisinin de bir problemle karşı karşıya kalması ile gölgelendi. String teorisinin evreni açıklamadaki tek teori olma umudu pek çok kişinin onun üzerinde çalışması ile karmaşık bir hale geldi. Fizikçiler bu teorinin ikinci, üçüncü tanımlamasını, yorumunu buldular. Daha sonra da beş değişik sicim teorisi tanımlaması bulundu! Tek bir yorum yoktu ve bu da teorinin kesinliğini ortaya koyamıyordu. Beş tane yorum fazladan da öte bir sayı! Çünkü biz bu 5 teori değil çok daha özel tek bir teori olsun istiyorduk ve bu beş teori ile ilgili çalışırken bir yandan da kafamızın bir köşesinde “neden bir tane teori olamıyor” diye sorguluyorduk.

Sicim teorisi fazlaca açılmaya, çözülmeye başladı! Öyle ki herşeyin teorisi olarak gözüken bu teori bundan çok uzak bir noktaya gelmişti! Sicim teorisi sanki çıkmaza girmiş ve “hiçbirşeyin teorisi” olmuştu!...

Tam da bilimadamları umutlarını kesmişlerdi ki, yeni bir buluş ortaya çıktı. Bu bilimadamlarını tekrar arayışlarına devam etmesi için bir ilham olacaktı ve sonunda onlar için en az popüler olan fikir ile karşı karşıya gelmelerine neden olacaktı: PARALEL EVRENLER!...

Sicim teorisi karışık bir hal aldığında herkesin kafası karışmamıştı. Bazılarının bu durum hoşuna gitmişti! “Eğer sicim teorisi herşeyin teorisi diye adlandırılan teoriyse, bu “herşeyin beş teorisi” kafa karıştıran bir zenginliğe sahiptir.” Bilimadamlarının arasında yükselmiş bir yıldız Michel Duff, süperyerçekimi (supergravity) diye bir fikir ortaya koyar ve sicim teorisi Michel Duff’ın fikrinin yerine geçmiştir ve O’nun kariyerini etkilemiştir!

Duff: “Fizikte kuralları ve kanunları zorla kabul ettirme eğilimi vardır. Bazı gurular yani üstadlar vardır. Onlar hangi fikrin geliştirileceğini söylerler! Pek çok açıdan yalnız bir zamandı benim için. Benimle çalışacak mezun öğrenciler bulamaya çalışırken pek çoğu bana haklı da haksız d olabilceğimi ama benimle “süperyerçekimi” konusunda çalıştıkları takdirde iş bulamayacaklarını ifade ettiler.”

Aslında bu iki teori dışardan bakıldığında aynı gibi gözükse de içerden bakıldığında çok ince bir farklılığa sahiptir. Bu da dışardan bakana göre herşeye bir kusur bulmak gibi gelmektedir. Bu aslında evrendeki “boyut sayısı” ile ilgilidir…

Biz normal olarak üç boyutlu bir dünyada yaşadığımızı düşünmekteyiz. 3 şekilde hareket edebiliriz; sola-sağa, yukarıya-aşağıya, öne-arkaya. Ama fizik ekstra boyutlar eklemeye bayılır! Einstein “zaman”ı 4.boyut olarak önermiştir. Daha sonra başka birisi özel bir boyutu 5. boyutu önerdi. Sonra 6 ve sayılar gittikçe artarak devam etti. Bu ekstra boyutlar evrende bizim mikroskopik denecek kadar küçük yani algılayamayacağımız bir şekildedirler. Ama tabii ki bilimadamları bu boyutların varlığına inanmaktadırlar. Sicim teorisi tam olarak 10 boyut olduğu konusunda ikna olmuştur.

“Eğer biri matemetiksel olarak değerlendirirse çok açık bir cevapla karşılaşır. Bu da 10 boyutun olması gerektiği. 10 boyut! 9 uzaysal boyut, 1 zaman.”

Süperyerçekimi teorisi de 11 boyut olduğunu düşünmektedir… “ Süper yerçekimi teorisi 11 boyutsal sistem içerisinde yazıldığında net ve anlaşılır bir hale gelmektedir.”

10.boyutla 11.boyut arasında bir savaş yaşanmaktaydı!...

“10.boyutta yüzlerce sicim teorisyeni bulunmaktadır ve hepsi de evrenin bilinen tüm özelliklerinin tek bir çerçevede sunmak için çalışmaktadırlar; o da “sicimlerin titreşimi”… Bu çalışmaların dışında kalmış kişilerin çalıştığı bir de 11. boyut vardır.”

Sicim teorisi yükşelişini sürdürürken, bu konuda çalışanların çok azı 11. boyutu ciddiye almışlardı. Ancak süper yerçekimi teorisini destekleyenler, 11. boyut konusundaki iyimser ümitlerininden asla vazgeçmemişlerdi.

“Er ya da geç ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyorum ama 11. boyut pek çok şeyin merkezi olaraka görüleceğine inanıyorum.”

Ama sicim teorisinin başı son günlerde dertte! Sicim teorisinin bu 5 değişik açıklaması fiziğin aramakta olduğu tüm fizik kanunlarını kapsamamaktadır. Herşey sicim teorisini kurtarmak için gibi gözükmektedir. Yani neredeyse herşey…

“Çok ilginç, inanılmaz bir şey açıklandı”, “ bir başka şok dalgası tüm manzarayı tamamen değiştirdi!” Son bir çaba ile sicim teorisyenleri yıllardır reddettileri 11. boyutu 10. boyuta eklediler. Şimdi neredeyse sihirli bir şey oldu; 5 tamamlayıcı sicim teorileri…

“Cevap gerçekten de kayda değerdi… Kesinlike kayda değer… Bu beş sicim teori açıklamalarının aynı olduğu gözükmektedir. Bu 5 sicim teorileri ana teorinin basit anlamda tezahürlerinden başka bir şey değildir. 11. boyuttan bakmak dağın tepesinden aşağı bakmak gibi… Buradan sicim teorisinin daha kapsamlı bir gerçeğin parçası, 11. boyutun gerçeği olarak görebilirsiniz.”

“Bunca yıldır 11. boyut için yapılan çalışmaların boşa gitmediğini görmek çok güzel bir duygu.”

Tamamen birbirlerinden farklı olduklarını düşünen bu iki teoriyi destekleyenler, bir anda şaşırtıcı bir şeklide11.boyutu ekleyerek birbirlerini tamamladıklarını farkettiler. Böylelikle sicim teorisi tekrar bir anlam kazandı. Ancak bu sefer de başka çeşit bir teori olmuştu; “Sicime ne olmuştu?”…

Sicim teorisindeki çok küçük, görünmez sicimler, evrendeki tüm ana maddenin blokları olduğu farz edilmekteydi ama şimdi 11.boyutun eklenmesi ile bu değişti; genişlediler ve birleştiler. Şaşırtıcı bir sonuç ortaya çıktı; evrendeki tüm maddeler tek bir yapıyla birbirlerine bağlılar; bu da bir “zar”(membrane). Aslında bizim tüm evrenimiz bir zardır!

Bu farkedişle birlikte evrendeki herşeyi açıklamaya tekrar başlanabilir; yani yeni teori ile “zar teorisi” (membrane theory). Bir başka değişle “m” teorisi… Ancak bazıları bunu çok esrarengiz bulurken bazıları da “m”in başka şeyleri açıkladığı görüşündeydiler…

“M” teori… belki sihirli gizemli zarı ( magic mysterious membrane), anneyi (mother) temsil etmekteydi, belki de sihiri (magic), belki de muhteşem (magnificent) kapsamlı evren teorisini…

Belki de sonunda “M” teorisi ile evrendeki herşey açıklanabilecek. Ama “m” teorisinin geçerliliğinin kabul edilmesi için, bilimadamları 11.boyut ile ilgili daha çok şey öğrenmeye karar verdiler; tüm bilinen kuralların ve sağduyunun terk edildiği bir yer olduğu çok çabuk bir şekilde açığa kavuştu, sonsuz uzunlukta ama mesafe olarak çok kısa!...

“11. boyut maksimum ölçüde; bu 10­üstü eksi 20 milimetre bir başka deyişle milimetreyi 20 tane sıfırla 10’a bölmek! Bu çok çok küçük bir ölçüdür.”
Bu şu demektir: 11. boyut, bir milimetrenin trilyonda biri ölçüsünde 3 boyutlu dünyamızın her noktasında bulunmaktadır. Bu size sizden daha yakın olmasına rağmen onu algılayamayız. Bu gizemli uzaya bizim zarlı evrenimiz (membrane universe) yayılmaktadır. Ancak ilk başta hiç kimse bunun nasıl çalıştığını bilmemekteydi. Daha sonra bazıları onun tıpkı ince lastik gibi genişleyip yayıldığını, bazıları ise hiper uzayda amaçsızca titreşerek uçan bir balon gibi olduğunu düşündüler.
Eğer bu size yeterince sürrealist gelmediyse, bir de ileri sürülmüş şu fikre bakalım; belki de11.boyutun diğer ucunda titreşim halinde olan bir başka evren (membrane universe) mevcuttur! İlk başlarda bu fikir çok ciddiye alınmadı ama zamanla tekrar ele alındı. Fizik, şu soruyu sordu; “evrenimiz gerçekten de tek evren mi, yalnız mı?”

Bu sorgulama Lisa Randall ile başladı ( kaya tırmanışı yaparken şöyle diyor): “İnsanlar kayaya bakıyorlar, tabii ki fiziksel olarak o bir taş. Küçük birşey üzerinde odaklanabilirsiniz. Ben, bu kayay tırmanırken problem çözmeyi, oyunları bazı şeyleri tespit etmeyi seviyorum."

Randall bu açıklanması zor olan bir fenomenden (olaydan) çok etkilendi: “yerçekiminin zayıflığı” (weakness of gravity). “Doğada pek çok çeşit kuvvet bulunmaktadır. Çoğunu bir şeklide anlayabiliyoruz, ve bir de şu yerçekimi var, çok farklı gözükmekte. Yerçekimi kuvveti diğer kuvvetlere göre aşırı zayıf bir kuvvet. Belki şimdi etrafınıza bakıp “yerçekimi o kadar da zayıf bir kuvvet olarak gözükmemektedir”diyebilirsiniz. Fakat şöyle bir düşünürseniz; tüm yeryüzü sizi kendine doğru çekiyorsa da siz yine de bazı şeyleri kaldırmayı başarabiliyorsunuz.”

Nima Arkani-Hamed: “Yerçekimi günlük hayatta o kadar da zayıf gözükmemektedir. Bizim ayağımızın yerde sabitlenmesinden, dünyanın güneş etrafında dönmesinden sorumludur ancak gerçekten de yerçekimi diğer kuvvetlere nazaran oldukça zayıf bir kuvvettir. Mesela alın bir tane buzdolabı mıknatısını ve metal bir kalemin ucuna yapıştırın. Göreceksiniz ki mıknatıs kalemi yukarı doğru çekecektir. Burdan da anlaşıldığına göre küçük bir mıknatıs kuvveti yerçekimini yenebiliyor.”

Randall: “Yerçekiminin zayıflığını açıklayan pek çok yeni fikir var. Extra boyutları bir açıklamış olsak…”

“M” teorsi ortaya atıldığında, Randall ve arkadaşları yerçekimi ile bir açıklama getirip getiremeyeceklerini merak etmekteydiler: Acaba yerçekimi bizim evrenimizden 11. boyuttaki uzay boşluğuna mı sızmaktamıydı?

Nima Arkani-Hamed: “yerçekimi gerçekte oldukça diğer pek çok kuvvet kadar güçlü bir kuvvet olmasına rağmen zayıf gözüküp, algılanabilir. Çünkü yerçekimi gördüğümüz ya da görmediğimiz tüm extra boyutlara yayılmaktadır.”

Randall, yerçekiminin bizim zar evrenimizden (membrane universe) nasıl uzay boşluğuna sızdığını ölçmeye bulmaya çalıştı. Ancak, bu fikrini işleme sokamadı. Sonra bir teori duydu bu teoriye göre 11. boyutta başka evrenler de olabilirdi. Şimdi gerçekten de garip bir düşünceye sahip oldu; “Ya yerçekimi bizim evrenden sızmıyorsa ve başka evrenden bize geliyorsa o zaman yerçekimi diğer kuvvetler kadar kuvvetli olabilir.” Bize ulaşana kadar zayıf bir düşünce olan bu fikir, Randall’ın tekrar hesaplaması ile gerçeğe uygun hale gelmiştir.

Randall: “Ya iki tane evren varsa; bir tanesi bizim gördüğümüz ve diğeri de bizim algılayamadığmız ve ne çeşit kuvvetlerden yapıldığını ve oluştuğunu bilemediğimiz… Eğer biz 11.boyutun herhangi bir yerinde yaşasaydık, yerçekimini kuvvetini pek göremeyecektik. Çünkü daha çok diğer yandaki zarda açığa çıkmata olacaktı. Biz yerçekiminin sadece kuyruğunun ucunu görüyoruz!!!”

“Yerçekiminin zayıflığı” ancak yeni bir fikri ortaya koyarak olabilecektir. O da “PARALEL EVRENLER”dir. Randall’ın fikri pandoranın kutusunu açmıştır. Şimdi dünyanın her yanındaki fizkçiler 11. boyut üzerinde yoğunlaşıp bu konuda çalışmalara yönelmişler ve her defasında da mükemmel bir açıklama ortaya çıkmıştır. O da “paralel evrenler”… her defasında baktıkları 11. boyutun her noktasında açığa çıkan şey paralel evrenlerdi!!!

“Bize paralel olan diğer evrenler belki de bizim evrenimize çok yakındılar. O kadar yakın ki farkında bile olamamıştık!” “Belki de tamamen çok farklı doğa kanunları ve kuvvetler bulunmaktaydı diğer evrenlerde. Bu sonsuz evrenlerde sonsuz cüzlerde sonsuz yaşam formları olabilir.” “Bazı evrenler tıpki bizim evrenimiz gibi görünebilir. Tek şey hariç o da siz orada değilsiniz!”

“M”teorisi gittikçe garip bir hal alıyordu. Acaba evrenimizdeki herşeyi açıklayan bir teori olabilir miydi? Eğer böyle bir şey kabul edilirse bu teorinin hiçbir teorinin açıklayamadığını açıklıyor olabilme şansına sahip olacaktı ve büyük patlamadan bu yana tartışılan “teklik” konusuna da bir bakış açısı getirebilirdi. “M” teorisi bunlara cevap olarak ortaya çıkmak üzereydi ve “paralel evrenlerde bu teorinin kalbinde, merkezindeydi.”

2001 yılın başlarında oluşan bilgi;11. boyutun zar evrenlerin içine doğru süzüldüğü sakin, huzurlu bir boyut olduğudur. Ancak Burt çok daha heyecan verici bir fikir ortaya attı; “Evrenler 11. boyuta doğru azgın devası dalgalar gibi hareket etmekteydiler.”

“Bu evrenler hareket halindelerdir. Tıpki diğer herşeyin hareket ettiği gibi… Aslında hareket için fazla yerleri de yoktur ya bu evrenler birbirinden ayrılarak ya da birbirine doğru çarparak hareket edebilirler. Beni ilgilendiren eğer evrenler birbiri ile çarpışırsa ne olurdu?”

Yeni nesil kozmologlardan Neil Turok, Burt’ün fikrinin merak uyandırıcı bir fikir olduğunu ancak kendisinin ve arkadaşlarının başka bir fikri olduğunu bildirdi. Onlar hala kozmolojinin büyük problemleri ile boğuşmaktadırlar: “Bir başlangıç varmıydı? Büyük patlamadan önce zaman mevcut muydu? Evren nereden gelmekteydi, nasıl oluşmuştu?” bu soruların ötesinde onlar daha büyük bir sorunun cevabını bulamaya çalışmaktaydılar: “Acaba büyük patlamaya ne sebep olmuştu yani “TEKLİK” konusu.”

“Hiç kimse “TEKLİK” konusuna bir çözüm getirememiştir. Hiç kimse büyük patlama öncesine gidip bir açıklama getirememiştir. Bu çok da tatmin edici bir durum değildir. İşte bu kozmoloji için en derin problemdir. Eğer “TEKLİK” konusunu çözebilirseniz, evrende seyrinizi daha anlamlı bir sekilde sürdürürsünüz. Turok ve arkadaşları fikirlerini bütünüyle açıkladıklarında kozmologlar bu probleme asla bir çözüm bulamayacaklarını düşünerek neredeyse tamamen vazgeçmek üzereydiler. Cambrigde’deki bir konferansta “M” teorsinin öncüleri biraraya gelerek bu konunun öne sürülen fikirlerini oratay koydular. Burt bu konferansın yıldızıydı. Onun 11. boyutla ilgili açıklamaları fizikçilerin ve kozmologların ilgisini çekmişti.

“ Biz pek çok fikirden etkilendik. Ancak özellikle Burt’un açıklamaları bizi derinden etkiledi.”

Konferansın son gününde Neil Turok, Paul Steinhardt ve Burt biraz ara vermeye karar verdiler ve bir tiyatro eserini seyretmek için Kopenhag’a trenle gittiler.

Burt: “ Londra’dan trene atlayıp Kopenhag’a bir oyunu izlemeye gittik. Trende tabii ki konferanstaki fikirleri konuşmak için zamanımız vardı.”

Seyahat esnasında tabii ki fikirleri konuşacak zamanları vardı. 3 fizikçi ve bir tren…
Konu ise evrenin en büyük sırrı: “Büyük patlamaya ne sebep oldu?”

Neil Turok: “Paul ve Burt’le oturmuş, fikir paylaşımı yapıyorduk.”

Paul: “ aramızdan biri gliba ben dedim ki; neden evreni bir patlama olmadan yaratamıyoruz. Eğer böyle bir şey yaparsan, o zaman tüm madde radyasyonunu yaratabilirsin, dedi arkadaşlardan biri galiba Neil’di. Birimizin fikirlerini tamamlayıp durduk.”

Burt: “ Bu fikir paylaşımı devam ettikçe en azından ben bir sürü fikir patlaması yaşıyordum; evreni etkileyen tüm etkiler ve tıpkı iki elimin birbirine çarpması gibi bir çarpma olabilirdi bu büyük patlama….”

Neil: “ Büyük patlama paralel dünyaların arasındaki bir çarpışma olabilirdi.”

Ama nasıl bu çeşit patlama dünyayı yaratmıştı? İçinde yaşadığımız bu evren küme küme maddelere sahipti; yıldızlar, galaksiler. Şimdi açıklamaları gereken bir konu var: Nasıl iki paralel evren çarpışması kümeler halindeki maddeyi yaratmaya devam etmektedir? Acaba açıklanması gereken zarla ya da zarlarla ilgili bir şey mi var?

“İnsanlar zarı mükemmel düz tabakalar, geometrik düzeyler şeklinde görme eğilimindeler. Bence bizim için net olan şey bunun böyle olmadığı. Zarın ya da zarların mükemmel derecede düz olmaması lazım. Onun dalgacık şeklinde girinti ve çıkıntıları var.”

“Her bir zarın yüzeyinde dalgacıkları, girinti ve çıkıntıları vardır. Dolayısıyla iki zar bir araya geldiğinde aynı yere aynı anda çarpmazlar kıvrımlarından dolayı. Onlar değişik zamanlarda değişik yerlere çarparlar. Çarpışma olduğunda giriniti ve çıkıntıları maddeye çevirir.”

Paralel evrenler 11. boyuta doğru dalgalar şeklinde hareket ederler ve herhangi bir dalga gibi bunlar dalgacıklar şeklinde hareket ederler ve büyük patlamadan sonra dalgacıklar maddeye yön vermektedirler.

En sonunda evrenimizin doğuşu hakkında tam bir açıklamaya sahip oldular. Şimdi onlar daha derin bir şey yapabilirler. Onlar fizik kanunlarını geçmişe büyük patlama anına ve diğer tarafa doğru geri alabilirler.

“TEKLİK”i açıklarken, zarların varlığının büyük patlamadan da önce ve zamanın olabilirliğini ifade etmektedir. Zaman incelenebilir “TEKLİK” ten bakılarak.”

“Zamanda geriye çok geriye taa genişlemenin olduğu yere kadar gidilebilir ve daha sonra başka bir dünyaya (boyuta)olabilir.”

“Zarlar birbiri ile çarpışınca bu çarpışma “M” teorisi kapsamında açıklanabilir. Şimdi bu matematik ve bilimle açıklanabilir.”

“TEKLİK” “yok” olmuştu ve bu bir saatlik tren yolculuğunda farkedilmişti. Bu fikir öylesine yeni ki daha yeni yeni tartışılmaya başlanmıştır. Ancak kabul görüldüğü takdir de Einstein’in kayıp teorisi de ortaya çıkmış olacaktır. Yani “M” teorisi evrendeki herşeyi açıklıyor olacaktır. Ancak bu uzun arayış belki de bir şeklide başka bir açıklama ile karşı karşıyadır: “Sonsuz sayıdaki zarlardan birisi, pek çokevrenden bir tanesi ve çoklu evreni yaratandır.”

“Sonsuz sayıda evrenler ve her birinin kendine ait fizik kanunları olabilir. Büyük patlamalar her an olmakta ve evrenimiz genişleme sürecinde olan diğer zarlarla, evrenlerle bir arada aynı anda varolmaktadır. Evrenimiz, diğer köpüklerin de okyanusu olan okyanusta yüzen sanki bir köpük, kabarcıktır.”

Ancak, bu hikâyenin pek de sonu sayılmaz. Bazıları “herşeyin teorisini” kullanmakta ve Fizik çevreleri, evren hakkında herhangi bir gizemin ve cevaplanmamış sorunun kalmaması için çalışmalarını sürdürmektedirler.

“Yeni evreni nasıl yaratabiliriz”sorusu kapsamında laboratuarda çalışmalar yapıyorum. Bu yeni evren büyüdükçe, geliştikçe kendi mekânını oluşturacak ve çok küçük zaman birimi içerisinde kendisini evrenimizden uzaklaştıracak ve evrimleşerek isole olmuş yani yalnız kalmış ama evrenimize çok yakın, büyüyen kozmik oranlarda ve sınırsız bir seyri olacaktır.”

Teleskopu ıçıne tut!

“İnsanı tam olarak tetkik etmek şarttır” demişti 1980’li yıllarda insanın yapısıyla ilgili araştırmalar yapan Nobel ödüllü Dr. Alexis Carrel. Tam da insanlığı tahlil eden ilginç bir yorum vardı, onu her daim haklı çıkaran.
   

Uzayın derinliklerini merak edip teleskoplar icat eden insandan yakınıyordu Carrel; o insan ki, teleskopu kendi iç derinliğine çevirmeyi akledemiyordu bir türlü.

Elle tutulup gözle görülene inanmayı ön kabul gören bilimin, uzun yıllar insanı “her nasılsa düşünmeyi öğrenmiş maddesel makinalar” şeklinde tanımlaması ve görülenin ötesinden uzakta durması insanın bakışını kendine çevirme eğilimini geciktirdi. Vücut, beden, zihin ve ruh ilişkisi çeşitli zamanlarda çok net olmayan farklı tanımlarla çıktı karşımıza. Vücut önce sinir sistemi, iç salgı bezleri ve sindirim sistemi olarak ayrımlandı. Beden—zihin ilişkisi tartışmaya açıldı. Derken, bedenin de tıpkı beyin gibi düşünebileceği, akla yatkın gelir oldu. Beden sadece beyin yoluyla değil, kendi kendine de ne olacağını bilebilirdi. Bedenin sahip olduğu tüm moleküllerin oldukça akıllı olduğunu belirtiyordu Hint asıllı Endokrinoloji uzmanı Dr. Chopra.

Ulusal Zihin Sağlığı Enstitüsü Biyokimya Bölümü Müdürü Dr. Candace Pett, “Beden ve zihnin birbirinden ayrı olduğunu tasavvur etmek zor, çünkü DNA’nın zihinden çok bedene ait olması oldukça keyfi bir söylem” diyerek zihnin fonksiyonuna dikkat çekti.

Zihnin yeri beyinde değil miydi yoksa? Düşüncenin beyindeki rolü ne olabilirdi öyleyse?... Zihin ve beden tartışmaları, beynin fonksiyonlarını irdelemeyi de gündeme getirdi. Beyin araştırmacıları hologram gibi üç boyutta düşüncenin fotoğrafını çekmenin bir yolunu buldular. Bu fotoğrafın çekiminde etkili olan deney esnasında, kan dolaşımına beynin dokularından olan glikoz enjekte edildi ve işaretli moleküllerin beyin düşünürken dolaşıp durdukları tomografilerle gözlendi. Bunun açıklaması ise basitti: Zihnin uzayında birbirinden farklı her olay beyinde yeni bir kimyasal model ortaya çıkarıyordu. Ancak yine de zihnin beyinde olup olmadığı tartışmalarına bir açılım getirilememişti; ta ki yüzyılın en önemli yüz kişisinden biri olarak kabul edilen alternatif tıbbın en büyük sözcülerinden Ayurveda uzmanı Dr. Deepak Chopra’nın zihnin beyinde değil, bütün vücutta olduğunu dillendiren araştırmaları gündeme gelene kadar... Aynı zamanda ruh kavramını da bilimsel formatla izah ediyordu Dr. Chopra. İstek, mutluluk, mutsuzluk, acı, zevk, hırs gibi duyguların hepsinin ruha ait özellikler olduğunu savundu. Oysa duygular beyinde başlar, beyinde biter tezi dillendirilmişti bundan önce. Oysa Kur’an—ı Kerim’de anlamanın kalple olduğuna dikkati çeken ayetler vardı. Beyinle kalbin görüntülenmesine teknoloji vâkıf olmuştu, fakat ruh görüntülenmediği için spekülatif olmaktan öteye gidemiyordu bilimsel çevrelerde. Derken İsveç laboratuvarlarından bir haber geldi. Ruhun fotoğraflarını çektiklerini, ölüm anında vücuttan ruhun çıkışını görüntülediklerini iddia ediyorlardı.

Beyni maksimum kullanmayla kişinin ulaşacağı hakikat bilgileriyle ruhu daha iyi anlamanın formulleri üretilmeye başlandı Batı dünyasında. Bunun için insanın hareketlerine ve dolayısıyla kendi hayatına kendisinin yön vermesi için birinci koşul olarak beynini ve kendini programlamayı bilmesinin kaçınılmazlığı yaygınlık kazanmaya başladı. Madem ki, hayatımızdaki bazı olayları bizim davranışımız belirliyordu, o halde biz de beynimiz yoluyla davranışlarımızı kontrol edip, yaşantımıza yön verebilirdik. Zihnimizi, bilinçaltımızı harekete geçirip beyne sürekli sinyaller göndermekle başlayabilirdik işe. Beynin açılımı hakikate götürüyordu sonunda ve ölümsüz ruhu keşfetmenin yolu da bundan geçiyordu. Amerika’da yaşayan Endokrinoloji uzmanı Dr. Chopra geçtiğimiz aylarda Türkiye’de bir konferans verdi ve ruhlarda yaratıcının yansıması olduğunu ifade etti. Bu konunun ileriki dönemlerde bilimsel olarak daha farklı açılım kazanacağına da işaret etti.

Madem ki beyin büyük bir uzay istasyonu

Zihin, beyin ve beden üçlemesinde ruh, şüphesiz tüm bunların efendisi konumunda izah buldu kendisine. Vücut ruhun kabuğu, zihin de şoförüydü. Beyin ise büyük bir alıcı—verici istasyonu, dinleme üssü, bir enerjiyi başka bir enerjiye çevirme gibi çeşitli işlevselliklerle nitelendi. Tüm bunların bir adım ötesindeki bir tanımlamayla insanın tüm fonksiyonlarıyla ölmeyen ruh olduğu kolayca söylenebilirdi. Vücut ölümlüydü nihayetinde... Her şey ölümsüz olan bu ruhu beslemede gizli olmalıydı. Madem ki, beyin büyük bir uzay istasyonu gibiydi onda var olan tüm potansiyeli neden kullanamıyordu insan?

Beynin kullanılmayan devrelerinin açılmasının bazı tekniklerle mümkün olabileceği nazariyesinden hareketle, çok da bilimsel değer atfedilmemiş olan yöntemlere ağırlık verilmeye başlandı. Çeşitli teknikler yoluyla hafıza geliştirme, enerji dolaşımını düzenleme, beyni kontrol altına alma gibi çalışmalar baş döndürücü bir hız aldı. Üstelik 21. yüzyılda, yeni bin yılın eşiğinde... Başka bir bakış açısına göre, gezegenlerin boğa burcunda dizilimlerinin de bilimde öz kaynaklarla birleşmeye işaret ettiği bir dönemin startı verilmiş oldu. Bundan sonrasında mistik olarak bilinen ritüeller de bilimsellik tanımında kendine yer bulacaktı.

“Yaratanla aramızdaki köprüden kuantum düzeyde enerji akışı”

Beyne de hükmeden bir varlığın olduğuna dair ilginç bir deneye dikkat çekiyor Dr. Chopra. Beynin sol kolu hareket ettiren bölümüne deney yoluyla uyarı veriliyor. Aynı anda kişiye sözlü olarak sağ kolunu kaldırması söyleniyor. Beyindeki sol kolu kaldır uyarısına rağmen kişinin sözlü uyarıyı dikkate alıp sağ kolunu kaldırdığı görülüyor. ‘Beynin de arkasında bir şey var o halde’ hükmüne vardırıyor bu deney.

“Buna ruh veya akıl diyebilirsiniz ” diyor Dr. Chopra. “Başka bir ifadeyle de kuantum düzeyde yaratanla aramızdaki köprüden enerji akışı”... Bu tür deneyler üzerinde bilim çevreleri oldukça yoğunlaştı son zamanlarda. Çok daha derinde insanı yöneten akıllı bir mekanizmanın oluşuna duyulan merak bu yöndeki arayışa daha çok hız katıyor. Maya İnka, Hint Veda gibi eski medeniyetlerin tekslerine de konu olmuş insanın karmaşık yapısı. Kendi kültür ve çağlarına göre birtakım formulasyonlara dökmüşler iç yolculuklarını. Hintlilerde meditasyon, Mayalarda özel ayinler, Mısırlılarda astrolojik çalışmalar formule edilmiş bu şekilde. Günümüze ulaşmış şekliyle gerek yoga öğretisinde, gerek sufizm inancında ve gerekse daha yaygın olan şekliyle zihin geliştirme ve beyni daha fonksiyonel kullanma adına kişinin oldukça yoğun uğraşlardan geçmesi gerekiyor. Beynin açılımı için sağlıklı bir fizik ve ruh yapısına sahip olmak en önemli ön şart niteliğinde, sağlam kafa sağlam vücutta olur tezini hatırlatır derecede. Fiziksel arınma, ruhun kıskançlık, bencillik gibi belli kötülüklerden uzaklaşması, iyi insan olma, iç dünyaya yolculuk gibi merhalelerin katedilmesi lüzumlu. Üçüncü göz, ya da kalp gözünün açılması adı verilen düzey kişinin ön sezilerinin keskinleşmeye başladığını işaret ediyor. Yoga Hocası Guru Adnan Çabuk üçüncü göz çakrası olarak nitelendirdiği bu durumun tehlikelerine de dikkat çekiyor. Kişi eğer nefsini terbiye edememişse, yanlışlardan korkmuyorsa ön sezi ile ulaştığı bilgileri kendi lehine çevirebiliyor ve etrafına hükmedebiliyor. Bilgiyi kötüye kullanan insanların bu noktadan ileriye geçebilmeleri de mümkün değil Çabuk’a göre.

Üçüncü gözün açılmasından sonraki aşama ise en üst mertebe guru için. Bu safhada beyin tamamen açılıyor Çabuk’un anlattıklarına göre. Enerjinin buradaki devreleri hareket ettirmesi, bilgilerin artık kişiye gelmesi anlamına geliyor. Artık kişinin şifa dağıttığı, karşısındaki insanın kişiliği hakkında bilgiler verdiği iddia ediliyor.

Yogiler oruca benzer bir beslenme şekliyle bedeni toksinlerden arıtmaya çalışıyorlar. Arınma, doğru düşüncenin ve berrak zihnin en önemli yapıtaşı kabul ediliyor ve de her şeyin üstünde olan ruhun...

Beslenme şeklinin de önemli bir yeri var zihnin işlevselliğinde. Kırmızı etin zihni hantallaştırdığını belirtiyor beslenme uzmanı Dr. Ender Saraç. Yediğimiz yiyecekler, soluduğumuz hava gibi evrendeki her şeyi enerji akışı olarak yorumluyor. İçimizdeki sevgi enerjisini yüksek tutmak, sağlıklı bir beyne sahip olmayı getiriyor Dr. Saraç’ın ifadesiyle. Bedeni toksinlerden arındırmayı, bol su içmeyi tavsiye ediyor sağlıklı vücut için. Bedenin sağlığı önemli, çünkü ruh onun üzerine konuşlandırılmış. Beynin de arkasındaki gerçek patron o. Sağlıklı ve mutlu olduğunda ise beynin açılımı daha kolay olacak bu öğretiye göre...

“İçindeki defteri oku, öp...”

Bir limon düşünün. Ağzınız otomatik olarak sulandı değil mi? Organizma limonun ekşiliğini biliyor ve insanı yönlendiriyor da ondan. Bu örneği basit olarak düşünmeyi yanlış görüyor bioenerji uzmanı Dr. Şuayp Dağıstanlı. Organizmanın bizi yönlendirmesinin önüne geçmeye ve onu yönlendirmeye gücümüz yetebilir, belirttiğine göre. Tıpkı yanımızda bulunan müzik setinin sesini kontrol altına alabildiğimiz gibi organizmamızın da kontrolünün bizim inisiyatifimizde olması zor değil. Bir çok hastalığını kişi kendisi tedavi edebiliyor bazı tekniklerle. Tansiyonu yüksekse düzeltebiliyor, baş ağrısı, kan dolaşımı bozukluğu gibi birtakım rahatsızlıklarının çözümününü kendisi üretebiliyor. Hatta, sıkı durun! Kendinizi duygusuz, ruhsuz hissediyor ya da böyle itham ediliyorsanız bunun bile dengesi mümkünmüş Dağıstanlı’nın biyoenerji yaklaşımına göre. Dağıstanlı tüm bunların formülünü de veriyor.

Bu formüle göre, vücudun ilgili fonksiyonlarının beyinle bağlantılarına çıkıyor ve beynin o bölümlerini kullanmayı bilmeyi gerektiriyor. Beynin kontrol altına alınmasının lüzumu giriyor burada devreye. Beynin kontrolü bilinç altı ve bilinci nötr pozisyonda tutmayla, dolayısıyla kendini dinlemekle mümkün. Dağıstanlı’ya göre kişinin içinde her hastalığa karşı ilaç da var. İşte o enerjiyi bulup çıkarmak belki de bütün mesele.

“Hayal dünyası bilinci besler”

Çeçen asıllı biyoenerji uzmanı Şuayp Dağıstanlı’nın önerdiği kendini dinleme, iç enerjiyi harekete geçirme ve dolayısıyla beyin gücünü kontrol altına alma metodunda beynin programlanması için bir şifre seçiliyor. Şifreniz size neyi hatırlatıyorsa o doğrultuda zihninizi ve vücudunuzu serbest bırakıyorsunuz. Diyelim ki şifre olarak “kanarya” seçildi. Size uçmayı, gökyüzünü, ağaçları, tabiatı hatırlatıyor. Ağaçların üzerinde geziniyor, uçuyor, o anki tahayyülünüze göre dilediğiniz gibi hareket ediyorsunuz. Hatta tırans halinde kişinin gerçekten de ayaklarının yerden bir kaç santim yükseldiği vaki oluyor diyor Dağıstanlı. Sonra tekrar aynı şifreyi söyleyip o ruh halinden sıyrılıyorsunuz. O andan sonra herşeyin daha farklı olacağını belirtiyor. “Kendinize bir hedef seçin ve onu başaracağınızı söyleyin. İçinizdeki dev gücü uyandırın. Bunun için sadece kendinize inanın; inanmak başlamak demektir ve başlamak da başarmak... Çünkü kendinizin doktoru yalnızca kendinizsiniz” diyor. Kendini dinleme metodunun hayal dünyasını geliştiren yanı da var. Hayal dünyasının canlanması Dr. Dağıstanlı’nın ifadesiyle bilinç dünyasını da zenginleştiriyor.

Geçirdiği kaza sonucu felç olan ve kendi kendisini bu yöntemle tedavi eden Dağıstanlı’ya göre hastalıkların ilk oluşumu vücudu çepeçevre saran enerji vücudunda başlıyor, sonra fiziksel vücuda sirayet ediyor. Çoğu kez enerji vücudundaki hasarın tedavisi fiziksel vücudun tedavisini de gerçekleştirebiliyor. Bu çalışmaların ütopya olduğunu düşünenler haklı da olabilirler ancak Rus bilim adamlarının, kişilerin vücutlarındaki enerjinin fotoğrafını görüntülediklerini iddia etmeleri, zihinleri biraz daha karıştırdı. Buna göre her insanın içinde bulunduğu ruh haline göre yaydığı enerji genişleyip renk değiştirebiliyor. Yeşil, kırmızı, sarı gibi çeşitli renkleri var. Kalbin üstündeki enerji noktasının yeşil renkte, boğazdakinin mavi, karın noktasındakinin kırmızı olduğunu biliyor muydunuz? Bedenin magnetik enerjisini dünyanın enerji alanına benzeten Dağıstanlı, ozon tabakasının hasarlı olmasını dünyanın hasta oluşu şeklinde ifade ediyor. Kişinin enerji alanındaki hasarlar ise fiziksel olduğu kadar ruhsal olarak da hastalanmasını kaçınılmaz kılabiliyor. Enerji alanını sağlam tutma becerisine vâkıf olabiliyor insan. Ruhun ve beynin arınması yine anahtar koşul. Biyoenerji yöntemine göre, ruhun arınması pozitif düşünceyle orantılı. Negatif düşünmeyen kişinin manyetik alanı, dolayısıyla aurası da açık renkte. Bu da başarı demek... Pozitif düşünceyle netleştirilmiş bir ruhla ulaşılıyor bu aşamaya da.

Beyne hedef göstermekle başla!

“Beynin rutin çalıştığını biliyor muydunuz?... Siz ona soru sorduğunuzda o da size farklı cevaplar sunuyor” diyen hafıza teknikleri ve beyni etkin kullanma konusunda uzman olan Oğuz Saygın, beyni etkin kullanmada yapılacak ilk işin ona hedef göstermek olduğunu belirtiyor. “Kendinize bir hedef belirlediğinizde o hedefe ulaşmanız için gereken tüm yolları beyin size ulaştıracaktır” diyor.

Hedef belirlendiğinde artık ok yaydan çıkıyor beyin için. Sürekli o sinyal beyne gidip geliyor. Düşünülen her şeyin bir gün gerçekleşeceği ihtimalini yabana atmamalı bu bağlamda. Ancak düşünceyle isteği de birbirine karıştırmamalı Saygın’ın teorisine bakılırsa. Çok istenen bir konuyla ilgili bilinç altı devreye girer ve onun için çırpınır” diyor. “Özellikle de bu düşünce uyku öncesinde tasarlanmışsa. Sabaha kadar bilinç altı, konuyla ilgili yığınla ihtimaller sıralar ve bizim için çalışır. Uyandığınızda yapmak istediklerinizle ilgili bir çok yöntemler düşer aklınıza...”

Düşünürken beyne olumlu sorular yöneltmenin önemini vurgulayan Saygın, beynin sorularla çalıştığını ve ilginç olanı ise, beyne sorulan soruların kalitesinin hayatın kalitesini belirleyeceğini vurguluyor. ‘Ben neden bu kadar beceriksizim?’ diye bir soru yöneltirseniz kendinize ve dolayısıyla beyninize, bir süre sonra size ‘Aptalsın da ondan’ diye cevap gelme olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor ve başarılı insanların kendilerine yönelttikleri sorulara bakmaya davet ediyor bizi. Başarılı insanların soru ve kodlamaları arasında daha iyi iletişim kurma, aile ve arkadaşların sorunlarına farklı çözümler getirmeye dair farklı yaklaşımlar geliştirme gayretini göreceğimizden emin.

Beyne gönderilen kodlamalar noktasında insanlar sürekli çeşitli hatalara düşüyorlar. “Şişmanlamayacağım” dendiğinde beyin otomatik olarak şişmanlama mesajını alıp gerisini atıyor. O kişi ne yaparsa yapsın daha çok yemek yemekten uzaklaşamıyor. “Sişmanlamayacağım” düşüncesi yerine “sağlıklı olacağım”, “güzel görünüme sahip olacağım” düşüncesi daha akılcı olanı. Çünkü burada sadece beyin değil vücudun bağışıklık hücreleri de hemen devreye giriyor. Yaşlanmaktan korkan insanların daha hızlı yaşlandıklarına değinen Saygın, kolay yaşlanmayacağını düşünen, hayatla başırık, iç huzuru olan kişilerin ise daha genç kaldıklarına dikkat çekiyor.

Beyinde oluşan inançlar hayat çizgisini yönlendirir

Kişi neye inanırsa başına gelir inancını haklı çıkarıyor yapılan araştırmalar. “Araba kullanamam” diyen kişi direksiyon başına geçince muhtemelen kaza yapıyor. Yarım saat içinde kişinin bir çok tutumunun değişebileceği hakkında iddialı araştırmaları var Saygın’ın. “İnsanlar önce yarım saattte değişebileceklerine inanmazlar da ondan değişmezler” diyor. Caminin minaresinin yamuk olduğunu söyleyen çocuğa karşı Mimar Sinan’ın tutumunu hatırlatıyor ve çocuğun içindeki inancı değiştirme bilincine dikkati çekiyor. “Doktorlara güven olmaz”, “... sigarayı bırakamam”, “...başarılı olamıyorum...” gibi inançları olan kişilerin çoğuna sigarayı bıraktırdığını, okuldan atılmak üzere olan tıp öğrencisine yeniden kendine güven kazandırıp ülkenin en başarılı doktorlarından biri olacağını düşündürttüğünü belirten Saygın’ın öğrencileriyle olan diyaloğunda bu türden örnekleri çoğaltmak mümkün. Çalışmaları esnasında Saygın’ın ön plana çıkan en önemli tavrı ise, karşındaki kişiyle konuşurken, sözleriyle, bakışlarıyla ve tüm tavırlarıyla “...sen kesin olarak değişeceksin”, mesajını beyninden net olarak veriyor olması. Önce buna kendisi inanıyor ve muhatabını da inandırıyor. “Beyinde ufacık bir oynama yaptığınız zaman insanlar neler yapabiliyor” diyor. Sadece kapakları açıyoruz ve sular hızla akıyor...

Beyin ruh halini belirler

Aynı olaya farklı zamanlarda değişik tepkiler verdiğimiz olur. Oysa olaylara vereceğimiz tepkiyi kontrol etmemiz mümkündür. Fakat hayır! O anki davranışımın öyle olmasını engelleyemedim mi diyorsunuz? Ben de bunu açıklamaya çalışıyorum. Değişik ruh hallerinde verdiğimiz tepkiler beynin o ruh haline uygun olan programından kaynaklanıyor dersek?... En iyisi sözü yine Oğuz Saygın’a bırakmak: “Düşünceler o anki ruh halini belli eder. O an içinde bulunduğumuz durumdan ziyade bizim olaya verdiğimiz tepki önemli. Bu olay zaten olacak ve biz hangi tepkiyi vereceğiz, diye düşünmeliyiz. Tepkiler beynin programından kaynaklanır. Beyin ruh halini belirler. O ruh hali için beyinde pozitif program varsa beyni kontrol altına alma başarısı daha kolay olur. Olayları eğer olumlu bakışla ele alabilirseniz beynin ve dolayısıyla olayların efendisi siz olursunuz. Kontrol sizde olduğu sürece ulaştığınız sonucun isteğe uygun olmaması da etkilememeli. Hemen başka bir metod denenmeli. Hedeften vazgeçildiğinde genelde sona bir adım kalmış olması da ilginçtir...”

Unutkanlık da beynin programlarından başka bir şey değil Saygın’ın ifadelerine göre. Önem vermediğimiz, üzerinde odaklanmadığımız şeyleri unuturuz. Hafıza konferanslarında müthiş bir gösteri yapan fakat evden çıkarken sık sık anahtarları unutup çilingir çağırdığını ifade eden Saygın, oldukça unutkan biri aynı zamanda. Ama o bu durumdan gocunmuyor, kompleks yapmıyor. “Biliyorum ki” diyor, “unuttuklarım önem vermediklerimdir. Yaşlılıkta unutkanlık da şartlanmadan kaynaklanıyor. Yaşlılık hali, unutuyorum” deyince iş bitiyor...

İlahi çakrayla beyni daha fonksiyonel kullanma

Hindu dininden filizlenen yogada vücudun belli bölgelerine işaret eden merkezler çakra adıyla ön plana çıkar ve buralardaki enerji akışını ayarlamak esastır. Kainatın bir kopyası olarak nitelendirilen insan vücudunun 7 tabakadan oluştuğuna inanılır ve en üst tabaka alnın üst kısmına tekabül eden ilahi çakra olarak adlandırılır. Vücutta harekete geçirilen enerjinin beynin en üst noktasına ulaşması ve beyindeki bir çok kanalı açması umulur. Sahasrara adı verilen üst çakra açıldığında ilahiyat kapısı da açılmış olur kişi için. Üst çakra ya da ilahiyat kapısı açılan yoginin beynin fonksiyonlarını maksimum kullandığı düşünülür. Hatta yaygın olan kanaate göre o noktadan sonra yogiye bilgiler kendiliğinden gelir. Büyük bir alıcı verici istasyonu gibi kainattaki bilgilere vâkıf olmaya başladığını iddia eder yogi.

Beyni daha fonksiyonel kullanma, kainattaki bilgilere ulaşma o kadar da kolay olmuyor yogiler için. Uyulması gereken kurallar İslam’daki tasavvufla yer yer benzerlikler gösteriyor.

Yoganın farklı sistemleri olduğunu belirten Yogi Adnan Çabuk, gerçek yoganın hedefinin ilahiyat olduğu görüşünde. Vücutta çok güçlü bir enerjiyi hayata geçirmeyi hedefleyen ‘hatha yogayı tercih etmiş.

Beyinin daha çok bölümünü kullanmanın hakikate, dolayısıyla da yaratıcıya yakın olmayı getireceğine inanılan yoga öğretisine göre beyni harekete geçiren, açan ve ışık saçan enerjinin harekete geçirilmesinin aşamalarını katetmede derviş sabrı gereklidir.

Beynin daha iyi çalışması için zihnin duruluğu esastır ve bin düşünceden bir düşünceye odaklanma, içe bakma ya da üçüncü gözü farketme anlamlarını yüklenen meditasyon ön palana çıkar. Meditasyon ve tasavvufun bazı ortak noktaları olduğuna dair yorumlar bu noktada devreye girer. Meditasyonun gereksiz düşüncelerden arınma, zihni daha duru tutma ve doğru karar vermeye elverişli hale getirmedeki rolüyle beynin daha iyi çalıştığına dikkat çekilir. Ancak tüm bunlara ulaşmak için korku, kızgınlık, nefret, kıskançlık ve bencillik gibi tüm kötülüklerin anası durumundaki tutumların yokedilmesi şartı aranır.

Vücut enerjisinin fotoğrafı çekilebiliyor

Yoganın vücut—ruh—beyin üçlemesinde vücudun ruhun kabuğu, zihnin şoför ve patronun da ruh olduğu tanımlaması yer alıyor. İnsanın aslı vücut değil, ölmeyen ruhtur bu bağlamda. Hindu felsefesindeki reenkarnasyon inancının da şekillendirdiği bu tanımlamanın başka bir açılımı ise ruh bağımsızdır ve gelişmesi için vücuda ihtiyaç duyulur şeklinde.

Yoga çalışmalarının bilimselliğine değinen Yogi Aydın Çabuk, vücudun enerjisinin fotoğraflarının çekilebildiğini hatırlatıyor. Hatta İsveç’te ölüm anında vücuttan çıkan ruhun görüntülendiğine dikkat çekiyor. Elle tutulmayan, gözle görülemeyene inanmamayı öğütleyen bir dönemin çoktan gerilerde kalmaya yüz tuttuğunun da işaretini verirken yoga sistemleriyle ilgili eleştirel görüşleri de var. Yoga çalışan kişinin özümsemesi gereken bazı kaidelere değiniyor, bu kurallara uymayanları hatta sahtekar olanları da hatırlatırken. Nefret, kıskançlık, kızgınlık, bencillik gibi kötü alışkanlıklardan ruhun arındırılması şartına değiniyor. Nefsindeki kötülükleri törpülemeden yogi olunamayacağını belirtiyor. Bu kurallara dikkat etmeyen bir çalışmanın da yoga olamayacağı görüşünde aynı zamanda. Nefsini ve dolayısıyla ruhunu olumsuzluklardan arındıran insan ancak kainatı doğru algılayabilir ve ondaki tek vücutluğu görebilir hatha yoga felsefesine göre.

Yoganın iyi insan olma, hakikati arama ve ruhu huzura ulaştırmada diğer dinî ritüeller gibi yardımcı el ve pratik bir arınma şekli olduğuna dikkati çekiyor. Hint guruların ruhu kalbin içinde, baş parmak büyüklüğünde tasvir ettiklerine değinen Çabuk’a göre ruh her şeyin üstünde bir öz, üstelik kainatın özü...

Mutmain olmuş bir ruhun peşinde

Tüm arayışlar ruhu besleme, onun huzura ermesi üzerine odaklı. İnsan beyninin daha çok kısımını kullanabildiği oranda ruhunun derinliklerini de kavrama hassasına sahip olabilecek tüm bu görüşlere göre. Oysa Müslüman olan ve tasavvufu bilen biri bütün bu sistemleri gözden geçirirken önce bu konularla ilgili âyetleri dikkate alır. Bu bağlamda bütün bu varsayılan teorileri de yeniden inceler ve kararı bellidir. Maneviyattan oldukça kopuk olan Batı toplumları için durum daha farklıdır. Teknoloji insana aradığı huzuru getiremedi çünkü. Gelişmiş toplumlarda stres, intiharlar, uyuşturucu had safhaya ulaştı. İnsanlar kendilerini huzura götürme yönünde duydukları her farklı bilgiye sarılma ihtiyacı içinde. İçe dönmeyi, kendini dinlemeyi öğütleyen meditasyon Batı toplumlarında hızla prim yapıyor. Popun asi kızı Madonna Mevlânâ’nın Mesnevî’sini dillendiriyor. Amerika Ayurvedik Tıp Birliği Kurucu Başkanı Dr. Deepak Chopra, geçtiğimiz aylarda Türkiye’de vermiş olduğu konferansta Mesnevî’yle ilgili cümleler serpiştirdi konuşmasının aralarına. İnsanın kendi içindeki sesi dinlemesinin kişinin ruh dünyasında oluşturduğu açılımdan sözetti. Ruhun doygunluğa ulaşmasını yaratıcıya yakın olmakla bağlantıladı.

Evet, Hazreti Mevlânâ bir İslâm mutasavvıfı. İslâm tasavvufu ile diğer felsefî ve metafizik öğretiler aynı temel üzerinde yükselmiyor; her ne kadar iç yüzüne vâkıf olmayanlar tarafından tek bir isimle kategorize edilseler de..

Ancak dikkatlerden kaçmaması gereken bir nokta var. Üzerinde deney yapamadıkları şeyleri kabul etme noktasında katı olan bilimadamları kapılarını göremedikleri şeylere de aralıyorlar artık. Beynin fonkisyonlarını artırabilmenin beynin ötesinde bir “şey” le ilgili olduğunu anlayan bilim, büyük oranda çalışan, gelişmiş bir beynin mutmain olmuş bir ruhla mümkün olabileceğini söylüyor. Amerika’da yaşayan Dr. Chopra, her ne kadar bizim inancımızla örtüşmese de bütün ruhlarda yaratıcının yansıması olduğu yorumunu yaparak bu düşünceyi pekiştirdi ve insanın karmaşık yapısını yeniden tartışmaya açtı. DNA’nın şifresinin keşfinden sonra yüzyılın ikinci büyük keşfi yine insanın yapısı üzerine olacak gibi...

Ego güven güç


Şimdi derin bir şekilde rahatlıyorsun… … aklın giderek duyarlılaşıyor… sana söyleyeceğim her şeyi kabul ediyorsun… senin zihnine koyduğum her şey… bilinç altının en derin köşesine … seni sürekli etkileyecek ve içsel gerçekliğinin bir parçası olacak olan en derin kısmına gidiyor…
Sonunda…bilinçaltının bir parçasına yerleştirdiğim bu telkinler, giderek artan bir etkiyle düşünme biçimin, hissetme biçimin… ve davranış biçimin üzerinde harekete geçmeye başlayacak…
Bu telkinler zihninin bilinçaltı kısmında gömülü olduğundan her zaman varolacak (stay yerine varolacak)… haftalar, aylar ve yıllar boyunca …aynı büyük etkiyle çalışmaya devam edecek… geleceğe olumlu adımlar atmaya devam ettikçe…. Onlar (telkinler) içsel gerçekliğinin çok daha büyük bir parçası haline gelecek.
Şimdi öylesine rahatladın ki sana söylediğim her şey gerçekleşecek, senin kendi iyiliğin için, tam sana söylediğim biçimde gerçekleşecek. Ve sana yaşayacağını söylediğim her duyguyu, bütünüyle sana söylediğim gibi yaşayacaksın… tüm bu şeyler sende her gün olmaya devam edecek… ve sen aynı duyguları evde, işte, okulda (ben ekledim), nerede olursan ol, her gün …çok ama çok daha güçlü bir biçimde… ya
nerede olursan ol, her gün …çok ama çok daha güçlü bir biçimde… yaşamaya devam edeceksin…
Bu derin uyku süresince… kendini daha sağlıklı ve her duruma daha hazır hissedeceksin. kendini çok daha tetikte hissedeceksin ve hem fiziksel hem de ruhsal açıdan mutlu olmanın o mükemmel hazzını yaşayacaksın… ve şu andan itibaren, yaşama daha pozitif bir bakış geliştirmeye devam ettiğin sürece, daha fazla enerjiye sahip olacak, daha fazla istekli (veya ilgili –enthusiasm) olacaksın… ve yaşama dah
ve yaşama daha pozitif bir bakış geliştirmeye devam ettikçe kendini çok daha iyimser hissedecksin…
 Her gün…uğraştığın her işe ya da çevrende dikkatini çeken (odaklandığın) her hangi bir şeye karşı, çok daha yoğun bir biçimde ilgili ve istekli olacaksın…
Kendi hakkında daha fazla düşünmeyeceksin ve ilerlemeni durduracak hiçbir soruna izin vermeyeceksin. Şu andan itibaren, karşında meydan okuyan herhangi bir sorunu (problemi), üstesinden gelebileceğin bir deney olarak karşına çıkan her zorluğu… bunların tümünü…her koşulda… çok daha fazla olumlu bir yaklaşımla ele alacaksın…
Her gün sinirlerin çok daha güçlü ve hazır olacak… aklın çok daha açık ve dingin… duygu ve heyecanlarının, kontrolünün altında olduğunu giderek daha fazla hissedeceksin… kendini çok daha dingin ve duygularına hakim hissedeceksin. Çok daha bütünleşmiş (centered)… kendinle çok daha barışık hissedeceksin… ve iç gücünü ve dinginliğini, zihnini odakladığında istediğin her şeyi elde edebileceğine duyduğ
her şeyi elde edebileceğine duyduğun inancı geliştirmeye başlayacaksın…
 Ve çok daha açık bir biçimde düşünebileceksin… daha kolay konsantre olabileceksin… dağılmamış olan dikkatinin tümünü yaptığın işe … her şeyin bütün yüzeyine verebileceksin.
Bu derin uyku süresince kendini çok daha güçlü ve çok daha hazır, çok daha uyanık, çok daha ener

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !